A free template from Joomlashack

A free template from Joomlashack






Şifremi unuttum!
Üyemiz değil misiniz? Üye Ol
Anasayfa arrow İncelemeler arrow MAKALE arrow Küresel Ekonomiye Uyum Sürecimiz
Küresel Ekonomiye Uyum Sürecimiz Yazdır
Değerlendirme Puanı:: / 2
1 Puan5 Puan 
Yazar: Hüseyin Murat LEHİMLER   
Cumartesi, 26 Nisan 2008

      Avrupa Birliği şu an siyasal ve sosyal konulara daha fazla ağırlık veren bir örgüt olarak görülmektedir. Ancak Birlik kuruluşuna götüren şartlar ve sonrasında izlenen süreç aslında tamamen iktisadi başlıklarla yürümüştür. Günümüz Avrupa Birliği’nin, kuruluş fikrini Jean Monnet ve Alman Robert Schuman ortaya atmıştı. İlk olarak 1951 yılında Paris Anlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu çalışmaları başlatıldı. AKÇT ile II. Dünya Savaşı sonrasında, o dönem ağır sanayi için onsuz olmaz bu iki hammaddenin, zaten oldukça yıpranmış Avrupa ülkeleri için yeni bir anlaşmazlığa sebep vermeden üretiminin ve dolaşımının sağlanması amaçlanmaktaydı.[1] Bu anlaşmanın, daha düne kadar birbiriyle savaşmış ülkeler arasında[2] yarattığı olumlu havanın etkisi kısa sürede kendisini gösterdi. Her ülkede ağır sanayinin gelişimi hızlandı. 1951 AKÇT düzenlemelerinin etkisi bu defa yeni bir sanayi girdisi üzerinde odaklandı. Atom enerjisi üzerine yapılan bilimsel ve ticari çalışmaların bir araya toplanması ve eşgüdümü için Avrupa Atom Enerjisi Kurumu’nun kurulması için çalışmalar başlatıldı. 1957 yılında Roma Anlaşması ile de Euratom’un kurulmasına karar verildi. 1957 Roma Anlaşması bir başka önemli karar almaktaydı. Anlaşma tarafı devletler AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞU (AET) olarak tanımlanmaktaydı.[3] Böylece 1957 Roma Anlaşması ile Avrupa çekişmelerle dolu tarihinde yeni bir döneme girdi.Avrupa tarihinde ilk defa, egemen devletlerin, bir diğerinin tebasına ancak özel durumlarda sunduğu gümrüklerden geçiş hakkının esnek koşullara bağlanmasına karar verildi.Gümrük Birliği adı verilen bu düzenleme ile taraf devletlerin tanımladığı kişi, mal ve hizmetler, yürürlüğe girecek direktifler doğrultusunda, başka bir sınırlamaya uğramadan bir başka ülke/lere geçiş yapabileceklerdi.[4]Aynı ülkenin sınırları içindeymişçesine gerçekleşecek bu dolaşımlar sayesinde özellikle Avrupa ekonomisinin yeniden canlandırılması hedeflenmekteydi. Kişi, mal ve hizmetlerin gümrük vergisi ödenmeksizin üye ülkeler arasında serbestçe alınıp satılması ile ortaya büyük bir ekonomik alan çıktı.[5] Yaşanan iki büyük dünya savaşına rağmen Avrupa’nın ekonomik açıdan zenginleşmesini sürdürmesinde bu anlaşmaların ve düzenlemelerin oldukça büyük etkisi bulunmaktadır. 6 Kurucu devlet[6] tarafından başlatılan entegrasyon çalışmaları, birliğin altı farklı zamanda[7] yeni üyeler kabul etmesiyle birlikte bugün 27 ülkeyi kapsayacak genişliğe ulaşmıştır. 

Avrupa’nın Türkler İçin Tarihsel Anlamı 

      Ülkemiz açısından Avrupa “Birliği” uzun yıllar “ekonomik kalkınmışlık” ağırlıklı bir hedef gösterge olmuştur. İçinde İnsan Hakları temelli ya da sosyo-ekonomik tarafı ağır basan argümanlarla tartışmalar yürütülmüşse de ekonomik yön her zaman daha fazla dikkat çekmiştir. Avrupa Birliği, özellikle Soğuk Savaş sonrasında neredeyse yeni ve tek dönüşüm projesi -adeta ideolojisi- halini almıştır. Tarihsel dinamikleri, coğrafyası, nüfus ve kültürü yanında özellikleri sahip olduğu kaynaklar açısından ülkemiz her zaman bir kalkınma sorunu yaşamıştır.İmparatorluğun son yıllarında, Tanzimattan 1. dünya Savaşı sonuna kadar geçen sürede asıl sorun çöküş ve dağılmanın önlenmesidir.Saray tarafından, ama özellikle II. Abdülhamit döneminde başlatılan eğitim hamlesi Batı Avrupa ile işbirliği yapılarak yürütülmüştür.Okulların kurucu kadroları ülkeye davet edilerek istihdam edildiği gibi binlerce öğrenci de Avrupa’ya eğitime gönderilmiştir. Harbiye, Mülkiye, Tıbbiye başta olmak üzere birçok okul, ileride Jön Türkler’in, Atatürk ve İnönü dahil Cumhuriyet Kurucularının ve İlk Dönem aydınlarının ve hatta muhaliflerin yetişeceği eğitim kurumlarıdır.1. Dünya Savaşı’na giden 20. yüzyılın ilk 15 yıllık dönemi, İmparatorluğun artık geri döndürülemez şekilde çöküşünün yarattığı kaos dönemidir.Her birinden farklı alanlarda yararlandıkları İngiltere, Fransa ve Alman kültürlerinden etkilenmiş ancak siyasi ve askeri sahada bu ülkelerle karşı karşıya kalmış yeni seçkinler açısından bu kaos acı tecrübeler yaşatmıştır.[8]Kalkınma gibi stabil bir kavramın konuşulması henüz erkendir. İçinde ileride kalkınmaya da sıra geleceğine sık sık atıf yapılan ama genelde siyasi ve askeri reçeteler aralarında Atatürk’ün de bulunduğu bu yeni seçkinler tarafından sık sık dile getirilir ve bunun mücadelesi verilir. Ancak İmparatorluğun çöküşü önlenemez. Milli Mücadele adı verilen dönemi Atatürk, şu şekilde tanımlar: 

       … Gerçekte içinde bulunduğumuz o tarihte, Osmanlı Devleti nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da taksimini sağlamaya çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti onun istiklâli padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamı kalmamış birtakım boş sözlerden ibaretti.  Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ne gibi yardım sağlanmak isteniyordu? O halde ciddî ve gerçek karar ne olabilirdi? Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milIî hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.”[9] 

1918–1923 döneminde Anadolu ile ( daha doğrusu Misak-ı Milli ) ile sınırlandırılmış yeni bir hedef gösterge vardır. Bir taraftan çöküşün yarattığı tahribatın izleri silinmeye ve sosyal yapı disiplin altına alınmaya çalışılır. Sıkı bir devletçilik politikası[10] ve Tek Parti yönetimi uygulanır. Diğer yandan ise Anadolu belki de tarihinde ilk defa “yatırım”, “kalkınma”, “planlama” gibi kavramlarla tanışır. Cumhuriyet kurucu kadrosu için artık bir imparatorluğun önlenemez çöküşünden elde edilen derslerin rehberliğinde yeni bir dönem için çaba harcamak söz konusudur. Bu çabanın odağına ekonomik açıdan güçlü olma hedefi yerleştirilmiştir. Yerli Malı[11] başta olmak üzere birçok yeni kavram yanında Varlık Vergisi [12]gibi sonradan çok tartışılacak uygulamalar gündeme gelmeye başlar. Ekonomik açıdan kendisine yeterli olmak müstakil bir iktisadi hedefi değil siyasi ve askeri açıdan bağımsızlığı tamamlayan kolektif bir çabayı tanımlamaktadır. Bu pragmatist yaklaşım uzun yıllar bürokrasinin ekonomiyi yönlendirmesine neden olur. Arada askeri darbelerin de gerekçesini oluşturan sosyal krizlerde İmparatorluğun çöküşü ve sonrasında yaşanan kaos hemen hatırlatılır ve bürokrasinin hayatın her alanında olduğu gibi ekonomi içinde de etkin-yönlendirici olması izah edilir. 1983 yılına kadar devam eden bu paranoya dönemi, kaos korkusu şüphesiz ekonomik açıdan –ağır sanayi hariç- neredeyse tüm sektörlerin ancak devletten beslenebildiği ve izin aldığı kadarıyla hareket edebildiği yarı kapalı bir dönemdir. 1923–1983 arasında geçen bu dönemde ekonomi salt askeri ve siyasi bağımsızlığı tamamlayan bir enstrüman olarak ele alınır. Ekonominin odağında olması gereken müşteri-tüketici kavramı henüz ortada yoktur. Nitekim vatandaşlar ancak karaborsaya yönelerek yada yurtdışına yolculuk yapan yakınlarına ısmarlayarak ürün çeşidi, fiyat ve kalite gibi sınırları aşabilirler.[13] Bu dönemde Avrupa’da olup bitenler sıkı biçimde takip edilmektedir. Özellikle bürokrat sınıfı, sanayi, teknoloji, hukuk ve idare açısından Avrupa’dan yenilik ve işbirlikleri transfer etme kaygısını yoğun olarak taşır. Avrupa’nın önderlik ettiği neredeyse bütün askeri ve siyasi paktlar anlık olarak izlenir. Çoğuna üye olunur. NATO başta olmak üzere birçok uluslar arası anlaşma ve organizasyonda Türkiye önemli sorumluluklar almaktan çekinmez.Ancak ne ilginçtir ki Avrupa’ya gösterilen yoğun ilgi hiçbir zaman total düzeye ulaşmaz. Avrupa’nın tümünü kapsayan tek bir politika yerine ülkelerle birebir politik ilişkiler kurulması tercih edilir. Avrupa ile yürütülen dış politika, askeri alan haricindeki tüm alan ve sektörlerde hep ikili ilişkilerle yürütülür. Bu tercihin en önemli nedeni belki de Kurucu kadroların imparatorluğun çöküşü sırasında yaşanan kaosa tanıklık etmeleridir.Kaos sırasında aktif roller alan Avrupa ülkeleri her birinin hafızasında, son halleriyle kalmıştır. Dostlar ve düşmanlar. Öyle ki başta Kıbrıs ve Ege sorunu olmak üzere birçok siyasi-askeri sorunda bu yaklaşımı güçlendirir.[14] Dolayısıyla bu keskin tasnif etkisi altında kalan kurucu kadrolar ve onlar tarafından yetiştirilen sonraki kuşak bürokratlar açısından, Avrupa içinde her devlet, kendi başının çaresine bakmaktadır. Birbirlerine saldırmamayı ve ortak düşmana ( Soğuk Savaş Dönemi- Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği) karşı askeri işbirliğini öngören anlaşmalar dışında bir işbirliğine girişeceklerini fazla ciddiye almazlar. Nitekim 1951 yılında daha NATO’ya üye olunmadan KORE SAVAŞI’na asker gönderme istencinin altında bu duygu yatmaktadır.[15] Bu anlayış paralelinde 1981 yılında Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ne tam üyeliği söz konusu olduğunda, Türkiye’nin hiçbir tepki vermemesi, üyelik başvurusuna karşılık olarak, Yunanistan’ın NATO Askeri kanadına yeniden dönme isteğini Türkiye’nin veto edeceğini uman Avrupa’yı bile şaşırtmıştır. Bu haber, o günkü gazetelerde, küçük bir dış haber kutucuğu ile yayınlanmıştır. Yunanistan Cumhurbaşkanı Konstantin Karamanlis ülkesinin onuncu üye olarak Ortak Pazar'a resmen katılmasına ilişkin olarak «Eurovision»a verdiği demeçte, «Yunanistan bugün hem tarih ve medeniyet, hem de müşterek ekonomik ve politik menfaatlerle bağlı bulunduğu Avrupa ülkeleri ailesi içinde yerini yeniden almış bulunuyor» dedi. ( ANKA AJANS – 02.01.1981 – BYEGM)1980 – 1983 arasında 24 Ocak Kararları’nın gölgesinde geçen bir dönem yaşanmış ancak gündemde devamlı olarak askeri darbe ve 12 Eylül öncesi dönem bulunmuştur. 24 Ocak Kararları aslında uzun yıllar süren ve artık kronikleşen IMF ( Uluslar arası Para Fonu - (International Monetary Fund) ile kurulan ilişkilerin sonucu hatta dayatması olarak da Kabul edilmektedir.[16]%32,7 oranında devalüasyon yapılması, günlük kur, ekonomide devletin etkinliğinin kısıtlanması, genel tarım sübvansiyonlarının önemli bir kısmının kaldırılması, dış ticaret önündeki engellerin kaldırılarak prosedürlerin basitleştirilmesi, ihracat ve ithalat üzerinde devlet izinleri ve benzeri kısıtların kaldırılması gibi bir dizi değişiklikler söz konusudur.İçeriğine baktığımızda, halen Avrupa Birliği’ne Tam Üyelik sürecinde, üyeliğe karşı çıkanların önemli bir kısmının yukarıdaki değişiklikleri gerekçe gösterdikleri ve bunu Avrupa Birliği’ne mal ettikleri görülmektedir. Oysa tüm bu değişiklikler (olumlu ya da olumsuz!) Avrupa Birliği üyelik başvurusu dışında gerçekleşmiştir.Türkiye’nin 1923–1980 arasında benimsediği yönetim anlayışının askeri ve idari bağımsızlığı tamamlayan bir ekonomi politikası olduğunu, devletçilik[17] olduğunu belirtmiştik.Oysa dünya ekonomisindeki gelişmeler ülke ekonomilerini artık geri dönülemeyecek oranda birbirlerine bağımlı hale getirmişti. Başta petrol olmak üzere birçok girdi, artık uluslar arası piyasalarda önce para birimlerinin değerini ve sonra da ülke ekonomilerinin gidişatını etkileyebilecek politik araçlara dönüşmüştü. Böylesine bir gelişme karşısında ekonomik liberalizm kaçınılmazdı. Liberal bir ekonominin odağında ise tüketici-müşteri konulmalıydı.Ancak tüketici-müşteri odaklı bir ekonomiye geçilebilmesi hemen söz konusu olamazdı. Bunun ilk nedeni bürokrat sınıfın ekonomiyi ayrı bir egemenlik-bağımsızlık alanı değil, askeri ve idari egemenliğin/bağımsızlığın tamamlayıcı aracı olarak görmeleriydi. Dolayısıyla askeri/idari yönetenler olarak bu araçtan vazgeçmek istemiyorlardı. Liberal ekonominin ihtiyacı olan alanlarda ise ne eğitim ne de deneyim sahibiydiler. Eko-Liberaller ile bürokratlar arasında çatışma olması kaçınılmazdı. IMF müdahalesine boyun eğmek zorunda kalan Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan kurtulabilmesi için donanımları bulunmayan, ama geleneksel konumlarını da terk etmek istemeyen ve bu yüzden gizliden gizliye engellemelerde bulunan devletçi seçkinlerin / bürokratların yerine yeni kuşak bürokratların yetişmesi zaman alacaktı.[18]Nitekim 24 Ocak 1980 ‘de liberal ekonomiye geçiş için bu kararları aldırtan ama bürokratlarla çatışan Turgut Özal, 1983 yılında, yerine “Özal’ın Prensleri” tabir edilen genç uzmanları Türkiye’ye davet ederek önemli kurumların başına koyma yolunu seçti.[19]1983 yılında Aktif Liberal Ekonomi Dönemi olarak adlandırabileceğimiz yeni bir dönem başladı. Bu dönemde Türkiye artık ekonomiyi ve dolayısıyla küresel ilişkileri daha çok önemseyen dışa dönük bir politika izlemeye başladı.Bu politikanın zorunlu sonuçlarından birisi ise zaten dış ticaretinin önemli bir kısmını gerçekleştirdiği, asırlardır sosyo-kültürel ve diplomasi alanında da takip ettiği Avrupa’ya daha fazla dikkat etmek oldu.[20]Türkiye’de uzun asırlar boyunca Avrupa konusunda, Total Politik Anlayış yerine, her bir ülkeyle ayrı seyreden, birebir ilişkiler-politikaların benimsendiğini ve bunun Cumhuriyet döneminde de devam ettirildiğini söylemiştik.Oysa ekonomik liberal anlayışın hüküm sürdüğü bu yeni dönemde artık bu anlayışın terk edilmesi gerekiyordu.Bunun birinci nedeni; Türkiye’nin dikkatini sadece askeri-idari alanlara verdiği dönemlerde artık Avrupa genelinde ortak bir ekonomik anlayışın yerleşmiş olmasıydı. Kuralları, standartları ve direktifleri ama en önemlisi Gümrük Birliği ile artık Avrupa Birliği “ortak Pazar” ‘a dönüşmüştü. Hemen hemen her ülkede benzer kural ve uygulamalar söz konusuydu.[21]İkinci neden ise Avrupa Ekonomi Topluluğu, salt ekonomik alanda, topluluk dışı ülkelerle, sanki tek bir devletmiş gibi ilişkiler kurmak istiyordu. Her ülkeyle ayrı ikili ilişkiler kurma dönemi artık bitmişti.Bu çerçevede gerçekleşen çalışmalar ister istemez artık 10 üyesi bulunan AET’nin daha dikkatli incelenmesini zorunlu hale getirdi.  Portekiz, İspanya, Avusturya, Finlandiya ve İsveç gibi gelişmiş ülkelerde üye olmak için sırada beklemekteydi.Türkiye’nin bu duruma kayıtsız kalması sadece politik tercih ile açıklanamayacak kadar zor olacaktı. Nitekim 1983 ve sonrasında artık tüm hükümetler için Avrupa Birliği’ne üyelik en önemli devlet politikası haline dönüşmüştür.                           

Üyelik Başvurusu ile İlgisiz Kronik İlişkiler 

      1980 sonrasında hızlanan ve 1995–2005 arası dönemde somut adımlarla kurumsallaşan Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde en belirgin nokta; neredeyse tüm alan ve sektörlerde kurulan ilişkilerin salt üyelikle ilgili olduğu, üyelik ile birlikte bir anlam ifade ettiği yönünde gelişen yaygın önyargıdır. Avrupa Birliği çalışmaları ( Müzakereler, Uyum Yasaları, Tarama Süreci, Topluluk Programlarına Katılım vb.) bu önyargının gölgesinde tartışmalara konu yapılmaktadır.Üyelik için gerekli, üyeliğin mümkün olmaması durumunda değerini kaybedeceği, anlamsızlaşacağı ileri sürülen bu çalışmalar üzerinden politik tartışmalar yürütülmektedir.

       Oysa bu çalışmaların önemli bir kısmı Avrupa Birliği’ne üye olunmasa dahi gerçekleştirilmek zorundadır.

      Örneğin; Dış Ticaret ve özel olarak İhracat incelendiğinde bu seyir açık biçimde takip edilebilmektedir. 

1996–2008 DÖNEMİ TÜRKİYE İHRACATI VE AVRUPA BİRLİĞİ ALANI 

      1996–2008 Döneminde ülkemizden 128 ülkeye değişik miktarlarda ihracat yapılmıştır.  Bu ihracata konu 98 fasıl ( Uluslar arası kodlar kullanılarak tasnif edilmiş ürün grupları – GTİP grupları) bulunmaktadır.Yıllara göre ihracat 596.501.730.000- $ toplam değere ulaşmıştır. Bu ihracatın yıllara göre dağılımı şu şekildedir: 

YILLARTOPLAM
2008 *21.642.736
2007107.212.995
200685.534.676
200573.476.408
200463.167.153
200347.252.836
200236.059.089
200131.334.216
200027.774.906
199926.587.225
199826.973.952
199726.261.072
199623.224.465
       *(İLK 3 AY)  Tabloda görüldüğü gibi ülkemiz ihracatı 1996–2008 döneminde yüksek-artan oranlarda büyüme göstermektedir. İhracatın genel seyri içinde, ihracat yapılan 128 ülkeden en fazla ihracat yapılan ilk 20 ülkenin oranları ise şu şekildedir:  
YILLARİLK 20(%)*
200815.224.71170,35
200775.036.92369,99
200660.674.04970,94
200553.172.52872,37
200446.570.16073,73
200334.363.86972,72
200226.458.97073,38
200123.610.14475,35
200020.752.02674,72
199919.871.14974,74
199820.055.64774,35
 199719.187.44173,06
199617.009.51773,24

       (*) İlk 20 ülkeye yapılan ihracatın toplam ihracat içindeki oranı) Bu tablodan da anlaşılacağı gibi; Türk İhracatının en belirgin özelliği; belirli ülkelerin, toplam ihracat içinde öne çıkmasıdır. Bu ülkeler ağırlıklı olarak yakın-komşu ülkelerden oluşmaktadır. Türkiye, ihracatının ¾ ‘ünü bu 20 ülkelik grupla gerçekleştirmektedir. (Almanya, İngiltere, İtalya, Fransa, Rusya, İspanya, Hollanda, Belçika, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Avusturya, Danimarka,  Suudi Arabistan, Irak, İran, Çin vb) Dikkat çeken ikinci önemli nokta da; en fazla ihracat yapılan ilk 20 ülkenin önemli bir kısmının Avrupa Birliği üyesi olmasıdır. Avrupa Birliği ülkeleri hem tüm ihracat hemde en fazla ihracat yapılan ilk 20 ülkelik grupta önemli bir orana sahiptir.      

YILLARTOPLAMİLK 20AB ÜLKEAB ÜLKELERİNİN TOPLAM İHRACAT İÇİNDEKİ ORANIAB ÜLKELERİNİN İLK 20 İÇİNDEKİ İHRACAT ORANI
2008*21.642.73615.224.7119.560.37744,1762,80
2007107.212.99575.036.92352.811.19149,2670,38
200685.534.67660.674.04942.079.18849,2069,35
200573.476.40853.172.52836.489.31449,6668,62
200463.167.15346.570.16033.183.44552,5371,25
200347.252.83634.363.86924.276.87551,3870,65
200236.059.08926.458.97020.715.15857,4578,29
200131.334.21623.610.14416.670.29353,2070,61
200027.774.90620.752.02614.331.65451,6069,06
199926.587.22519.871.14913.594.55551,1368,41
199826.973.95220.055.64713.577.33550,3367,70
199726.261.07219.187.44111.902.84745,3362,03
199623.224.46517.009.51711.430.21549,2267,20
       *(İLK 3 AY) 1996–2008 ihracat döneminde en fazla ihracat yapılan 20 ülke, toplam ihracatın neredeyse ¾ ünü gerçekleştirirken, Avrupa Birliği üyesi olan ülkeler de ¾ oran ile ihracat kabul etmiştir. Tabloda görüldüğü gibi ihracatımızın yarıya yakın kısmı Avrupa Birliği ülkelerine gerçekleşen mal ve hizmet satışlarından oluşmaktadır. Avrupa Birliği üyesi ülkelere yapılan ihracat oranı ile en fazla ihracat yapılan 20 ülke ihracatının toplam ihracatımıza oranı neredeyse paralel seyir izlemektedir:

 

      Yukarıda verilen tablolardan anlaşıldığı gibi Avrupa Birliği ile yapılan ihracat, mevcut ihracatımızın yarısından fazladır. Dolayısıyla ihracat üzerinden gerçekleşen mal-hizmet çıkışları ve döviz kazanımı ülkemiz açısından –alternatifleri bulunmadığı ve devreye sokulamadığı sürece- hayati niteliktedir.[22]Bugün herhangi bir malı ya da hizmeti satabilmenin ilk şartı müşteri-tüketici beğenisinin sağlanmasıdır. Hedefi Avrupalı müşteriler-tüketiciler olan bir ihracat politikası da bu şartı yerine getirebilmek için bir takım miktar, kalite, standart sınırlamaları getirmek zorundadır.Başka bir deyişle ülkemiz ihracatını artırmak ve karşılığında daha fazla döviz elde edebilmek için Avrupa Birliği düzeyinde gelişmeleri yakından takip etmek ve bunlara uygun tedbirleri almak mecburiyetindedir.İçte, altyapı yatırımlarını, cari harcamaları, finans-ekonomiyi ve istihdamı ya da başka bir deyişle refah değerlerini doğrudan etkileyen ihracatın fonksiyonel etkisi içinde, bu standartların dikkate alınması gerekmektedir. Başka bir deyişle aslında Avrupa Birliği üyelik başvuru sürecinde ortaya konulan uyum yasalarının önemli bir kısmı, üyeliğimiz söz konusu olmasa da gündemde kalacaktır. AB’ne üyelik sürecinde özellikle GÜMRÜK BİRLİĞİ’nin dış ticaretimize olumsuz etki yaptığına yönelik eleştiriler tamamen haksız değildir.Gerçekten de mevcut mal / hizmetlerin maliyet ve kaliteleriyle Gümrük Birliği’nin öngördüğü serbest ligde mal / hizmet dolaşımına katılmamız ihracatımız üzerinde yoğun baskı oluşturmaktadır. Nitekim ilk yıllarda Türk mal / hizmetlerinin Avrupa Birliği’ne “gümrüksüz “ arzı Avrupalı tüketicilerin dikkatini pek çekmemiş, talebi artırmamıştır. Hatta kaliteli mal / hizmeti bu defa “gümrüksüz “ alabilme şansına kavuşan Türk tüketicisinin talepleri yükselmiş ve dolayısıyla ithalatımız artmıştır. İhracatın ithalatı karşılama oranı oldukça düşmüştür.                                      Örneğin 1988–1993 yılları arasında ihracatın ithalatı karşılamaOranı % 80’lerden % 50’lere kadar hızla gerilemiş ancak 1994 yılında % 75’ler düzeyine çıkmıştır. Gümrük Birliği Anlaşması’nın yürürlüğe girdiği 1995 te ise   İİKO % 55’lere inmiştir. Gümrük Birliği’nin ihracatımızı olumsuz etkilediği savı ise bu dönemde ortaya çıkmıştır. Ancak sonraki dönemlerde bu değerlerde toparlanma yaşanmıştır. Bunun iki önemli nedeni bulunmaktadır.1- Avrupalı tüketicisinin beğenisinin yarattığı baskı, ihracat talebini artırmak isteyen ihracatçının yurt içindeki üretici ve tedarikçilere yönelik maliyet ve kalite baskısını artırmıştır. Üretici ve tedarikçiler maliyeti düşüren ve nihai ürün kalitesini artıran sistemlere yönelmek zorunda kalmışlardır.2- Yerli tüketici tarafından daha kolay elde edilebilen ithal ürünler ülkemizde tüketici beğenisini ve beklentileri geliştirmiştir. Fiyatı daha ucuz ve daha kaliteli mal ve hizmetlere ithalat yoluyla kavuşma şansı artan yerli tüketicinin beğenisini karşılayabilmek için –ihracata yönelik çalışmayan sektörlerde dahil- üretici ve tedarikçiler maliyeti düşüren ve nihai ürün kalitesini artıran sistemlere yönelmek zorunda kalmışlardır.Bu ara dönem sonunda ülkemiz çıkışlı mal ve hizmet ihracatında önemli bir artış eğilimi ortaya çıkmıştır. Aslında bu aşamadan sonra yapılması gereken, Türk ihracat kalemlerinde “markalaşma” oranının yükseltilmesi, var olan markaların değerlerinin ve bilinirliklerinin sadece Avrupa Birliği düzeyinde değil tüm küresel pazarlar boyutunda yükseltilmesidir.    ­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­Ülkemizin ihracat seyri içinde bir başka önemli özellik de ihraç edilen ürün gruplarında hammadde ağırlıklı bir tablodan nihai mal ağırlıklı tabloya geçilmesidir. Bu değişimin en önemli faydası dış ticarette küresel ekonomiden kaynaklanabilecek daralmaların yaratacağı kırılganlığın azalmasıdır. Başka bir deyişle, işlenmemiş hammadde ihraç eden bir ülkenin ürünlerine fiyat belirlemesi küresel pazarlara sıkı biçimde bağlıdır. Kürsel pazarlarda belirlenen hammadde fiyatları koridorunda bir fiyat belirlemek zorundadır. Dolayısıyla küresel emtia borsalarında meydana gelen hızlı fiyat düşüşleri ülke ekonomisine Kâr kaybı hatta zarar olarak yazılır.Oysa nihai mallarda küresel emtia borsalarından daha çok serbest sözleşmeler etkilidir. Başka bir deyişle marka değeri bulunan bir ürünün alıcısının küresel fiyat dalgalanmalarından etkilenmesi hammadde kadar yoğun değildir. Aynı malın marka değerinin yüksek olması, teknolojisi bakımından üstünlük göstermesi, ikamesinin dar olması bu kırılganlığı daha da düşürmektedir.Bu tabloya ulaşılmasında Gümrük Birliği’nin olumlu etkisi bulunmaktadır.Zira Avrupa tüketici odaklı pazarlara erişim markalaşmayı da zorunlu kılmakta, önce ihracatçılar ve daha sonra da üreticiler ile tedarikçiler kalitesi, teknolojisi üstün, maliyeti düşük ürünleri sağlamaya yönelmektedirler.Aynı durum yerli tüketicinin talebinin yönlendirilmesinde de söz konusudur. Yükselen beğeni çıtası karşısında yerli tüketiciye ithal edilen bir malın fiyatının üzerinde kalitesinin altında mal satabilme olanağı yoktur. 

İHRACAT SINIFLANDIRMA
YILLARYATIRIM (SERMAYE) MALLARIHAMMADDE (ARA MALLAR)TÜKETİM MALLARIDİĞERLERİTOPLAM
19961.120.1299.767.00612.317.86719.46323.224.465
19971.327.06111.048.75513.860.74524.51126.261.072
19981.411.11511.182.69714.365.07215.06826.973.952
19991.796.39010.840.87913.892.28057.67626.587.225
20002.175.70111.565.08013.986.72747.39827.774.906
20012.658.24013.368.64115.261.52845.80731.334.216
20022.790.18014.657.32518.464.846146.73836.059.089
20034.344.03118.494.47524.125.341