Hemşirelik Kanununda(Değişik madde: 25/04/2007 - 5634 S.K./3. md.) hemşirelik mesleği tanımlanmıştır. Buna göre, “Hemşireler; tabip tarafından acil haller dışında yazılı olarak verilen tedavileri uygulamak, her ortamda bireyin, ailenin ve toplumun hemşirelik girişimleri ile karşılanabilecek sağlıkla ilgili ihtiyaçlarını belirlemek ve hemşirelik tanılama süreci kapsamında belirlenen ihtiyaçlar çerçevesinde hemşirelik bakımını planlamak, uygulamak, denetlemek ve değerlendirmekle görevli ve yetkili sağlık personelidir.”
Bu tanımdaki en önemli bölüm kuşkusuz “tabip tarafından acil haller dışında yazılı olarak verilen tedavileri uygulamak” cümlesidir.
Acil hâller, Hasta Hakları Yönetmeliği md.24/4’e göre “hayatı veya hayatî organlardan birisini tehdit eden acil hâller”dir. Bu gibi durumlarda esasen müdahale etmekle yükümlü olan hekimin bizzat kendisidir. Yanındaki asistan, pratisyen ya da yardımcı şahıslara acil hastaya tıbbi müdahalede bulunma görevi yüklerse, hasta bir zarara uğradığı takdirde birinci derecede sorumlu olacak olan o hekimin kendisidir.
Hemşire ise bir tıp insanı olmadığından kural olarak böyle bir yükümlülüğü yoktur. Hekim, ancak zorunluluk durumlarında hemşireden acil durumdaki hastaya müdahalede bulunmasını talep edebilmelidir. Buna örnek olarak; mesainin bittiği bir hastanede iki hekim nöbetçi olarak kalmıştır, dört de hemşire vardır. Bir trafik kazası sonucu ölmek üzere olan altı ağır yaralı kişinin bu hastaneye getirilmesi durumunda ve kazazedelerin bir dakika bile bekletilmeleri ölümlerine sebebiyet verebilecek ise, iki hekimin bu altı kişiye aynı anda tıbbi müdahalede bulunmaları mümkün olmadığından, hekimlerin bunu istemesi hâlinde hemşireler elinden geldiğince tıbbi müdahalede bulunmakla yükümlüdür.
Hemşirelik Kanunu md.4’de de bu aciliyete binaen hekimin acil tedavi talebini yazılı olarak hemşireye bildirme görevi öngörülmemiştir. Yani acil durumlarda hekim sadece sözlü olarak hemşireden tıbbi müdahale isteminde bulunabilecektir. Burada herkes kendi tıbbi bilgisi oranında elinden geldiğince tedavi uygulayacak, bu durumda kusur ve sorumluluktan söz edilmeyecektir. Hekimin göstereceği tıbbi girişimin kalitesi ve özeni kendi içinde, bir tıp insanı olmayan hemşirenin göstereceği çaba da kendi içinde ayrı ayrı değerlendirilecektir. Ve eğer o hemşire yerinde bir hekim olsaydı, sonuç daha iyi olacak olsaydı da, hemşire herhangi bir yaptırımla karşılaşmayacaktır. Çünkü bir zaruret hâli ve olağanüstü durum mevcuttur. Hemşirenin müdahalesinden başka bir çare kalmamıştır. Hekimler ve hemşirelerin bu gibi olaylarda kendi tıp bilgileri ölçüsüyle orantılı bir müdahalede bulunmaları, hastanın ölümü dahi gerçekleşse herhangi bir sorumluluğa yol açmayacaktır.
Ancak yeterli sayıda hekimin bulunduğu bir ortamda, acil durumlarda tıbbi müdahalede bulunmakla yükümlü olan bizzat hekimin kendisidir. Bu görevi hemşireye bırakması hâlinde, hastanın zarara maruz kalması durumunda hekim, tazminat hukuku ve cezai müeyyidelere tâbi tutulabilecektir. Yoksa, hastanın tedavisini hemşire sorunsuz gerçekleştirirse, hiç kimse için bir yaptırım söz konusu olmayacaktır.
Bunun dışında olağan durumlarda, Yasa uyarınca hekim hemşireye bırakacağı tedavi işlerini yazılı belgeye bağlamalıdır. Bu, hemşirenin kendisini hukuki ve vicdani olarak güvende hissetmesi için önemlidir. Çünkü Borçlar Kanunu md.100 uyarınca yardımcı kişinin sorumluluğu düzenlenmiştir. İlgili maddeye göre, bu bir “kusursuz sorumluluk” hâlidir. Yani hekim kusursuz olduğunu iddia ve ispat edemeyecektir. Hemşirenin sebep olabileceği zararda, tedavi görevini kendisi yapmayıp hemşireye bıraktığı için, hekim asli olarak sorumlu olacaktır. Tazminata mahkum edilebilecek, daha sonra eğer kusuru varsa, ödediği tazminat için hemşireye rücu edebilecektir; fakat bunun için hekim hemşirenin, kısıtlı tıp bilgisinden daha da düşük seviyede bir ihtimam gösterdiğini ispatlaması gerekecektir. Çünkü hemşireye yazılı olarak tedavi görevini kendisi yüklemiştir ve bunu hür iradesiyle yapmıştır.
Hemşirenin elindeki bu belge, hukuki yönden çok güçlü bir ispat aracıdır. Çünkü Türk Usul Hukukunda “senede karşı senetle ispat zorunluluğu” vardır. Hemşire, hekimin bu görevi kendisine yüklediğini yazılı olarak ispat etmiş olacak ve hekim de bu yazılı belgenin aksini yine bir yazılı belgeyle ispat etmek zorunda olduğundan bunu yapamayacak ve hemşire sorumluluktan kurtulacaktır.
Yardımcı kişi (hemşire), hekimden tamamen habersiz olarak ve hekimin iradesi dışında hastaya tıbbî müdahalede bulunur ve hekimin bunu engelleme olanağı olmazsa, Borçlar Kanunu md. 55’e istinaden yardımcı kişi olarak kabul edilen hemşire, haksız fiilinden ötürü bizzat sorumlu olur ve hekim mes’uliyetten kurtulur. Hekime bağlı olarak görev yapan asistan ve pratisyenler için de bu kural geçerlidir.
Hastanın ciddi şekilde tıbbi zarara uğramasına göre cezai müeyyide de söz konusu olabilir. Üstelik Ceza Hukukunun “Cezaların şahsiliği ilkesi” gereğince, bu gibi durumlarda fiili bizzat icra eden kişi cezai yaptırıma tâbi tutulacaktır. Bu tıbbi müdahaleyi hemşire, hekimin kesin emri nedeniyle yapmak zorunda kaldıysa, hekim ve hemşire beraberce suça iştirak ettiğinden sanık olarak yargılanabileceklerdir.
Somut olay örneği:
Esas : 2000/3139 Karar : 2000/3852 Tarih : 06.04.2000 ÖZET : Sanık SSK. Hastanesinde hemşire olarak görev yaptığı sırada uyguladığı enjeksiyon sonucu katılanın "uzuv zaafı" oluşturacak şekilde yaralanmasına neden olmasınca göre 1219 s.Kanunun 75. maddesi uyarınca Yuksek Sağlık Şurasından görüş alınması gerekir.
Buna benzer bir örnek olay Çorum'da yaşanmış, yeni doğan bebeğe kızamık aşısı yerine, kızamık suyuyla sulandırılmış verem aşısı yapılmıştı. Aile sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Yargıtay 4'üncü Ceza Dairesi, Sağlık Ocağında yanlış yapılan aşı sonucunda hastanın zarar görmesinin, "o kişiyi yaralamak" anlamına geldiğine karar verdi. Yanlış aşıyı uygulayan hemşire bu sebeple, Türk Ceza Kanunundaki “yaralama” suçuyla yargılanmıştır.
Netice itibari ile tüm bu anlatılanların işaret ettiği gibi, tıbbi girişimlerde bulunulurken tıp hukuku kurallarına bağlı kalınmalıdır ki, tedavi başarısızlıkla sonuçlansa dahi sorumluluk durumu vuku bulmasın. Hekimin tedaviyi hemşireye bırakması durumunda da, Kanunun emredici hükmü gereği bunu belgelendirmekle yükümlü olduğu unutulmamalı ve bu kural her somut olayda uygulanmalıdır. Hemşireler, tedavi görevini yazılı olarak üzerlerine alma haklarını her zaman talep edebilmeli, hekimler de bu yazılı belgeyi hazırlamaktan kaçınmamalıdır. Bu konuda Türk Hemşireler Derneğinin mücadelesinin gerektiği de aşikârdır.